Ana Sayfa
07 Mart 2022 ( 9738 izlenme )
Reklamlar

Kemalistlere soğuk duş etkisi gibi belge!

Rusya Ukrayna savaşı sonrası Montrö Sözleşmesi tekrar gündeme geldi. Kemalistlerin büyük kazanım olarak gördüğü ve Rusya savaşı üzerinden bile siyasi propaganda aracı olarak kullandığı Montrö'nün, Mustafa Kemal nezdinde kazanım olmadığı ortaya çıktı.

Tarihçi Mustafa Armağan'ın konuya dair yazısı şu şekilde:

Montrö Sözleşmesi imzalanacağı günlerde çıkan bir haber:

“Türk askeri Montrö imzalanınca Lozan’da gayri askeri mıntıka kabul edilen Boğazları törenle işgal edecek.” (Akşam, 17 Temmuz 1936)

Nasıl yani, Cumhuriyetin 13. yılında kendi toprağımızı “törenle” işgal mi ediyorduk? dediğinizi duyar gibi oldum. 

Bu demektir ki Lozan zafer değil! Öyle ya, Lozan zaferse bu acınası manşetler ne? Öte yandan; bu manşetler atılmışsa Lozan’daki zafer nerede?  

Bilelim ki, Boğazlar ancak Montrö ile “biraz daha” bizim olmuştu ve bilelim ki hâlâ tam olarak bizim değildir. 

Tarihin intikamı acımasızdır. Önemli olan, tarih karşısında haklı çıkmaktır. Belki zorla, şerle bir süreliğine kapatabilirsiniz hakikatin ağzını. Ne var ki o ebedi fıskiyeyi sonsuza dek susturacak yiğit daha anasının karnından doğmamıştır. 

İnsanı susturabilirsiniz belki ama insanlığı, asla. İstediğiniz kadar lülesine çaput tıkayın, bugün değilse yarın, yarın değilse öbür gün yandan fışkırmaya başlayacaktır hakikatin kesilmez suyu.

Montrö neden gündemde?

Rus ordusu Ukrayna’ya saldırınca bir Montrö merakı aldı yürüdü. ‘Boğazları gemi geçişine kapatırız’ diyenden tutun da ‘Atatürk 86 yıl önce bugünleri görüp Montrö zaferini kazandırmıştı’ efelenmelerine kadar uzadı iş. 

Cihat Yaycı Paşa da olmasa savaş halinde boğazları muharip ülkelerin savaş gemilerine kapatma yetkisi tanıyan 19. maddeyi uygulasak bile Rusya ve Ukrayna açısından değişen bir şey olmayacağını, çünkü Rusya’nın Karadeniz donanmasını, kısıtlama uygulayacağımızı öngördüğü için aylar öncesinden Karadeniz’e çektiğini, Ukrayna’nın da limanları işgale uğradığı için gemi yüzdürecek halde olmadığını söyleyen çıkmayacaktı.

Burada ilave edelim ki, Montrö’nün 19. maddesi yalnız Karadeniz’e kıyısı olan ülkeleri değil, olmayan ülkeleri de kapsar; Türkiye diyelim ABD ve İngiltere Karadeniz’e savaş gemisi sokmuşsa çıkmalarına engel olamayacak olup sadece yeniden girmelerine müsaade etmeyebilir.

Burada sinsi bir soru yuva yapmıştır: Türkiye Karadeniz’e bir şekilde girmiş bir savaş gemisini süresi bitince oradan nasıl çıkaracaktır? 

Geçen yıl yazıişleri müdürümüz Ali İhsan Karahasanoğlu haklı bir çıkış yapmıştı. Diyelim ki demişti, bir ABD savaş gemisinin Karadeniz’de kalma süresi Montrö’de belirlenen 21 günü aştı, gemi çıkmadı, Montrö’ye göre onu hangi ülke çıkartacaktır? Biz mi? ABD ile savaşa mı gireceğiz Rusya’nın hatırı için? 

Uluslararası ilişkiler uzmanı profesör dostuma bu soruyu yönelttiğimde kendilerinin de bu çetrefilli meselenin içinden çıkamadıklarını, bu noktanın Montrö sözleşmesinde bir açıklamasının bulunmadığını itiraf etti. 

Peki Montrö nedir?

İsviçre’nin Cenevre gölünün kuzey ucundaki Montrö (Montreux) kasabası 1936 yılının HaziranTemmuz aylarında Türkiye’nin davetiyle toplanan hararetli bir konferansa ev sahipliği yapıyordu. Derdimiz şuydu: Birilerinin “tapu” muamelesi yaptığı Lozan Antlaşması pek çok eksik ve gediğine ilaveten ülkemizin sınırları içinden geçen bir su yolu ve çevresi üzerindeki hakimiyetimizi tam sağlayamamış, İtilaf devletleri ne olur ne olmaz diye üzerimizdeki kontrolü elden bırakmamıştı. Çanakkale ve Karadeniz boğazlarının girişleri uluslararası bir komisyonun denetimine emanet edilmiş, Boğazların çevresi ile Marmara Denizi’ndeki adalar silahsızlandırılmış, bize kendi toprağımızda sembolik mahiyette birkaç alay asker bulundurma hakkı tanınmıştı.

Düşünün, “zafer” denilen bir antlaşmada öz topraklarımıza asker sokamıyor, Çanakkale tabyaları dahil kıyılarımızı topla, tüfekle tahkim edemiyor, hatta bu sahanın üzerinden geçen uçaklara el sallamakla yetiniyorduk. Sizin anlayacağınız, Lozan gereği Boğazlar ile İstanbul çevresi ve Trakya yolgeçen hanı görünümündeydi. 

İşte Montrö’ye götüren arka plan buydu. 

1936 yılına gidilirken Avrupa iki kritik gelişmeye sahne olmuştu: Habeşistan toprakları Mussolini İtalya’sı, Ren bölgesi Hitler Almanya’sı tarafından işgal edilmişti. Üstelik İtalya Lozan’daki Boğazlar Sözleşmesine imza koyan, dahası topraklarımıza saldıran olursa ona müdahale edecek 4 garantör devletten biriydi ama gelin görün ki sözde “garantörümüz” Oniki Ada’yı bize karşı silahlandırmaya koyulmuştu. Peki İtalyan gemileri mesela Çanakkale’ye saldırsa buna kim dur diyebilecekti? İşte Habeşistan, işte Ren bölgesi kapanın elinde kalmıştı. Kimse ses çıkarmamıştı Hitler ve Mussolini’ye. Lozan’daki garantörlerimiz ise kendi başlarının çaresine bakmakla meşguldü.

Türkiye bunun üzerine ikisi de Mussolini’nin bir başka çılgınlık yapacağından tedirgin olan İngiltere ve Sovyetler Birliği ile temas kurdu; yeşil ışık yakılınca Montrö Konferansı için ilgili devletlere davette bulundu. İşte Lozan surunda yeni bir gedik açacak olan konferans böyle toplandı.

Montrö Lozan’ın Boğazlarla ilgili maddeleri ile Boğazlar sözleşmesini iptal etmiştir. Onun için diyoruz ki, hem Lozan, hem Montrö zafer olamaz. Montrö zafer ise Lozan zafer değildir. Kaldı ki Montrö de zafer değildir. 

Bombanın pimini çektim ama nasıl?

Atatürk Montrö’ye zafer dedi mi?

Biz Lozan’a da, Montrö’ye de “kötünün iyisi” gözüyle bakıyoruz. Hedefimiz tam bağımsızlık. Tabiidir ki daha avantajlısını yapmadan, körü körüne Montrö’nün feshine razı olacak değiliz. Onun eksik ve gediklerini bilecek, uygun zamanı bekleyeceğiz. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan 5 Nisan 2021’de “Montrö’den çıkmakla ilgili bir çalışmamız yoktur. Fakat gelecekte böyle bir sonuç çıkarsa önümüze gelen her şeyi detaylıca değerlendirmekten de kaçınmayız” demedi mi?

Şimdi başlıkta vaad ettiğimiz belgeye geliyoruz:

Dışişleri Bakanlığı Arşivi’nde bulunduğunu teyid ettirdiğim Reisicumhur “Kamal Atatürk”ün Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Aras’a çektiği tebrik telgrafında geçen ifadeler “zafer” söylemine kendisine kaptıran Kemalistler için tam bir soğuk duş etkisi yapacaktır ama ne yapalım ki tarih daima şaşırtır (bu yüzden tarih üzerindeki tekeli kaldırmak istemiyorlar ya zaten, başını bağlayıp evde kalmasını sağlamak en iyisi.) 

Bu şaşırtıcı tebrik telgrafında Kamal Atatürk Montrö Konferansının sonuçlarından “pek parlak demiyeceğim” şeklinde memnuniyetsiz bir edayla bahsetmekte ve arkasından “Türklük namına aldığımız uysallığı, abnegation’u” medeni dünya ve medeni insanlığın takdir edeceğini umduğunu belirtmektedir. 

Burada “uysallığı”ndan bahsedilen ülke Türkiye’dir ama daha önemlisi, arkasından gelen ve Türkçesi yerine Fransızcasını kullanmayı yeğlediği “abnegation” kelimesidir. Neden Fransızca bir kelime kullanmıştır dersiniz “vali”ye bile “ilbay” denilen o çılgın özTürkçecilik devrinde? Belli ki imzalanacak hale gelen Montrö Sözleşmesi Cumhurbaşkanının tam içine sinmemiş. (Bu arada “abnegation” kelimesi fedakârlık, vazgeçme, özveri demek.) Dolayısıyla Atatürk’e göre Montrö’de fedakârlık yapan, taviz veren ve özveride bulunan taraf Türkiye olmuştur.

Fakat durun, bitmedi. Tebrik telgrafının devamı var. Oradaki ifade aynen şöyle:     

“Yukarıda vermek istemediğim parlaklığı, bu muvaffakiyetinizi zafer haline getirecek bundan sonraki yüksek neticeler almanıza saklıyorum.”

Kemalistlere soğuk duş etkisi yapacak bu telgrafta ne diyor Atatürk? 

Montrö “pek parlak” bir sözleşme değil.

Onu imzalatabilmek için fedakârlıklarda bulunduk. Bu anlaşmada vermek istemediğim parlaklığı ileride yüksek neticeler alacağınız anlaşmalara saklıyorum.

Daha ne desin? 

Sivas üzerinde bir anlaşma yapılması normal mi?

Zafer diye çığlıklar atacağımıza başımızı iki elimizin arasına alıp şu kanamalı soruyu böğrümüzde buzdan bir bıçak gibi taşıyalım:

Boğazların uluslararası bir anlaşma konusu yapılması dahi Türkiye’nin egemenliğini sınırlamakta değil midir?

Aydınlık Yayınları’nın 1977 yılında çıkardığı Boğazlar Meselesi, Lozan ve Montrö adlı kitapta yukarıdaki sorunun ardından yapılan şu yoruma katılmayacak bir Türk vatandaşı olabilir mi?

“Nasıl Türkiye’nin Manisa, Sivas ve Kars üzerindeki egemenliği uluslararası bir anlaşma konusu olamazsa, Boğazlar üzerindeki egemenliğimiz de herhangi bir uluslararası konferansa konu olamaz ve sınırlanamaz. (…) Boğazların nasıl bir düzenlemeye tâbî olacağını kararlaştırmak, Türkiye’nin meselesidir. Buna hiçbir yabancı devlet ve devletler topluluğu karışamaz. Bu sebeple Montrö Antlaşması kaldırılmalıdır.” (s. 15 ve 18)

Zaten 1936 yılında Türkiye’yi yönetenler bugünkü Kemalistlerden daha ihtiyatlı hareket ediyor, Montrö’nün tıpkı Lozan’daki Boğazlar rejimi gibi kötünün iyisi olduğuna inanıyorlardı. Hem bilir misiniz ki, Dışişleri Bakanı Aras konferansa sunduğu “Türk projesi”nin süresini İngiltere 50 yıllık yapalım diye tutturduğu halde 15 yılla sınırlandırmak istemişti. Sebebi merak ettiniz mi? 15 yıl içinde değişecek uluslararası şartlarda çıkarımıza daha uygun bir sözleşme yapmak için de ondan. 

Yani? Yanisi kafalarında Montrö, tıpkı Lozan’daki Boğazlar Sözleşmesi gibi geçiciydi. Hem çıkarımıza olduktan sonra niye değişmesin ki? 

Atatürk, Montrö hakkında basına böyle demeç vermişti.



Resicumhur Kamal Atatürk'ün Hariciye Vekili Aras'a yazdığı tebrik telgrafı. 1981 yılında basılan Atatürk'ün Milli Dış Politikası adlı kitabın 2. cildinden (s. 300).

Meğer Boğazlar Montrö’den önce “bekçisiz” yani yolgeçen hanıymış! Peki hani Lozan zaferdi? Boğazlarına başkaları hakim ama zafer? Demek boğazların tapusunu bize vermemişler. Lozan’da 2. Dünya Savaşı hengamesi olmasa Boğazlar ilelebet bekçisiz kalacakmış. 

12 Eylül 1937 Cumhuriyet.

Mustafa Armağan/Yeniakit

Önerilen Videolar

Reklamlar

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Haçlıların iğrenç yüzünü anlatan kayıp kitap Türkiye'de bulundu! "Müslümanları pişirip yediler" Sabuncubeli Tüneli'nden geçen vatandaş: Yıkacak mısın bunu da Muharrem? ABD’nin Suriye’deki “sömürge valisi Hangi oyunun dümenin peşinde acaba yine ?